ON AIR

ON AIR

28-Nis-2017

Sosyal ve politik bilinci taşıyan hip hop, Afro-Amerikalıların geçmişten bugüne mücadelesini sivil haklar mücadelesi ile bağladı. Daha doğru bir ifadeyle bu amaca girişti. Hip hop kültürünün söylemlerini, ve tekniklerini analiz ederek hip hopla sivil hak mücadelesinin ortak noktada buluştuğu 4 temayı açıklayabiliriz:

Bunlardan ilki bugünkü yazıda detaylı inceleyeceğimiz “kendi kaderini kendi tayin edebilme hakkı” (orjinali, self-determination), “ekonomik dayanışma”, “özgür eğitim”, “Pan-Afrikanizm”.

Bu hafta bu 4 temadan ilki ve belki de en önemli olanı “self-determination”a bakacağız. Bu fikrin arkasında etkin bir sol ideoloji olduğu açık. Lenin halkların ancak ekonomik özgürlük ve siyasi bağımsızlık kazanabileceğini söylerken “Wilson İlkeleri”ni yaratan ABD başkanı, ekonomik bağımsızlıktan önce siyasi bağımsızlığı öne çıkardı. “Self determination” Wilson İlkeleri’nin 14.  maddesinde yer aldı ve önemli bir madde olarak öne çıktı.

Self determination kavramı, Türkçe’ye “geleceklilik hakkı” veya “otodeterminasyon” olarak çevrilebilir. Siyasal ve sosyolojik anlamda politik bir birlik ve bu birliğin ortak harketi olarak kullanılır. Kavram, I. Dünya Savaşı sonrasında ön plana çıkar ve Wilson İlkeleri’nde adı geçer. Genel anlamıyla, bir halkın geleceğini kendisinin özgürce belirleme hakkıdır. İç ve dış “self determination” olarak ikiye ayrılır: “İç self determination”, ülke içinde özerk ve serbest bir halk olarak yaşayabilme hakkıdır ve azınlık haklarının garanti altına alnımasını öngörür. “Dış delf determination” ise bir halkın devletten ayrılıp bağımsız bir devlat kurmasıdır.

Konumuzla alakalı olarak, Afro-Amerikalılıarın geçmişten getirdikleri mücadele, iç self determination kapsamına girer. Kitlenin mücadelelesini, kendi kimlik ve benliklerini tanıma, tanıtma ve kendi haklarının bilincinde olma süreci olarak yorumlayabiliriz.

Afro-Amerika komünitesinin kendi haklarını tayin etme amaçları tarihsel olarak 16. Ve 17. yüzyıla Batı sömürgeciliğinin başladığı zamana kadar uzanır. Daha sonra Kuzey ve Güney Amerika’ya kadar yayılır ve burada kümelenir. 18. ve 19. Yüzyılda Toussaint L’Ouverture, Nat Turner, Gabriel Prosser, and Denmark Vesey gibi isimler kendi ekonomik, sosyal ve politik geleceklerini yaratmak isteyen ilk Afro-Amerikalı isimler olarak belirdi. Black Self-Determination: A Cultural History of African American Resistance, (Siyahi Otodeterminasyon: Afro-Amerika Direnişinin Kültürel Tarihi) kitabında tarihçi  V. P. Franklin, politik, eğitimsel, dini, ne olursa olsun her türlü şiddet veya şiddet içermeyen bu direniş modelinde özgür iradenin önemli tarihsel bir rol oynadığını vurguladı. Ayrıca, bu direniş ve özgürlük mücadelesi sadece Afro-Amerikalıların hikayesi değildi, tüm insan hakları mücadelesinin hikayesini de barındırıyordu.

Siyahi mücadelenin iki önemli diğer araştırmacısı, Lawrence Levine and Sterling Stuckey ise Afro-Amerika mücadelelerine tanıklık eden isimlerdi. Bu isimler siyahi kültürü ve dilini analiz etmeye girişti ve bu alanda geniş bir kaynak oluşmasını sağladı. Levine; Afro-Amerikan komünitesinin mücadelelesini sürdürebilmek, yaşadıklarını kayıt altına alabilmek ve daha iyi bir gelecek inancı nedeniyle müziğe, sanata ve diğer kültürel formlara yöneldiğini yazıyordu. Ayrıca Afro Amerikan komünitesi bu kültürel formların yanı sıra spirituel temalara ve dinlerin spirituel öğretilerine önem verip bunlara yöneliyordu. Bu öğretileri pratik olarak da uyguluyorlardı ve tahmin edilebileceği üzere Gospel bunun en açık örneğiydi.

Esaret kamplarında ve Amerika’nın güney eyaletlerinde ayrımcı “Jim Crow Yasaları” süresince ortaya çıkan gospel ağırlıklı şarkılar; Afro-Amerikalılar için “beyazların yabancı olduğu” sorunları ifade edebilmek için bir imkan sağladı.

Spirituel müziklerin yanı sıra, blues bu kültürde (gospel tınılılarıyla benzerlik gösteriyordu) öne çıkan bir tür oldu. Blues, siyahiler arasında oluşan “renksel” ayrımcılığa (ten renginin koyuluğuna ve açıklığına göre ırksal bir ayrım yapılıyor) ve eşitsizliğe karşı oluşsa da ilerleyen yıllarda geniş bir “bilgi felsefesine” dönüştü. Blues araştırmaları ile tanınan Clyde Woods, blues’un 1800 ve 1900’ların sonuna doğru siyahi işçi sınıfının plantasyon tarımı sırasında söyledikleri şiirsel ve melodik sözlerden geldiğini yazar. Blues kültürel ve analitik bir çerçeve sağlamanın yanı sıra plantasyon işlemleri ve Jim Crow yasalarının ayrımcılığına karşı bir bilinç de oluşturdu, bu sorunları melodiler ve sözlerle işliyorlardı. Woods’a göre blues’ta diğer hip hop müzik biçimlerinden farklı olarak insanı büyüleyen farklı bir tını vardı. Güney’deki siyahiler hoş melodiler barındıran blues ile yaşadıklarını sanatsal bir eğilimle anlattılar ve bu süreçle nasıl baş edebildiklerini gösterdiler.

Kendi geleceklerini kendileri tayin etmek isteyen bir başka siyahi topluluk Güney Carolina yaşayan (daha sonra Georgia eyaletine de sıçradı) “Gullah” ve “Geeche” topluluklarıydı. Konuştukları İngilizce, beyazlara göre “kötü” ve “kaba” olarak yorumlanıyordu. Gullah ve Geeche’ler, İngilizce ve Afrika dillerinin farklı dil kalıplarını harmanlayıp yeni ve özgün bir dil yaratmışlardı. En önemlisi bu dil, herkes tarafından anlaşılmayan, örtük ve onlara ait bir dildi. Bu dil ile bölgede yaşayan siyahiler sosyal olarak iletişim kurabiliyor, birbirlerini anlayabiliyorlardı. Bir nevi dilsel bir iktidar biçimi yaratmışlardı ve bu onlara  güç veriyordu.

Hareketin ilk yıllarında spirituel müzikler, Gullah ve Geeche’lerin yarattıkları özgün dil ve blues, dominant siyahi grup tarafından illegal mücadele yolu olarak görülse de güneyden gelen bu direniş hamleleri, zamanla kuzeye doğru yayıldı ve tüm Afro-Amerikalılar için bilinir oldu.

1970’lerde hip hop, aynı spirituel müzikler, Gullah ve Geeche dili ve blues gibi bir direniş biçimini almaya başladı. Kuzeyde yaşayan Afro-Amerikalılar, Vietnam Savaşı’na gönderilen siyahi gençlerin yarattığı boşluk nedeniyle kültürel bir yıkım yaşıyorlardı. Yaşadıkları ekonomik sorunlar ve şehirlerde yaşadıkları “ötekileştirilme” yüzünden şehirlerin altyapılarına saldırıyorlardı. O döneme tanıklık etmiş fotoğrafçı Ernie Paniccioli, 1970’lerin Kuzey şehirlerini şu sözlerle anlatıyordu:

“…acı, baskı, sanat ve bunla alakalı olarak hip-hop sadece Vietnam Savaşı ile oluşmuyordu. Sokakların baskısı, işsizlik, geleceğe dair umutsuzluk her şey bunun içindeydi. Şehirlerde gördüğümüz bu yıkım, gençlerin kendi sokaklarını ve dilini yaratmasıydı, hip hop budur!”

Kool Herc

 

Bu süreçten ayrı olarak aynı yıllarda Afrika Bambaata ve Kool Herc, müzik prodüksiyonlarında son teknolojileri kullanarak sokakların dilini daha güçlü bir hale getirdi. Klipler böylece zamanla daha sanatsal ve göz alıcı bir hal aldı. Bu tür prodüksüyonlar, siyahi gençliğin büyük ilgisiyle ve umuduyla karşılaştı ve yeni jenerasyon siyahi gençlik, kendilerinin de bir şeyler yapabileceklerinin inancını kazandılar.

 

80’lerin ortasında siyahi harekette “Nation of Islam,”  “Five Percent of Nation of Islam” gibi yeni oluşumlar, Malcolm X gibi siyahi milliyetçilik hareketinin isimleri ağırlık kazandı.

1989 yılında kurulan Brand Nubian üyelerinden Grand Puba o dönemde siyahilerin baş etmeye çalıştıkları şartları ve sorunları sorguluyor ve şarkı sözlerinde bu sorunlarla nasıl baş edilebileceği üzerinde duruyordu. Wake Up adlı şarkısının sonunda “Move on black man, move on, you gotta move on black man move on…” (hareket et, harekete geç siyah adam) sözleri yer alıyordu.

 

ICE-T

1980 sonları ve 1990’ların başında etkili olan Gangsta rap, ise daha çok polis şiddeti, şehirdeki ayrımcılık, uyuşturcu mücadelelerini konu alıyordu. NWA ve ICE-T gibi rapper’lar, kapitalizmle beraber, hukuk sistemini ve ghetto’larda yaşanan sorunlara değiniyorlardı. Afro-Amerikalılara polisle mücadele etmeyi öğütlüyor, kendi bölgelerinin kontrolünü kendilerinin ele alması gerektiğini söylüyorlardı. Ayrıca her ne kadar sisteme bir eleştiri getirseler de sistemi kendi ekonomik ve sosyal şartlarını geliştirmek için kullanmalarına çağrı yapıyordu.

90’larda hip hop, kendi geleceğini tayin etme amacıyla kullanılmaya devam ediyordu. Aralarında Mos Def, Talib Kweli ve Outkast gibi isimlerin olduğu 90’larda hip hop daha fazla bilinir olmuş ve farkındalık yaratmaya başlamıştı.

Outkast bu dönemde öne çıkan bir gruptu. Grup, “kendinin farkında olma” kavramını biraz da spirituel anlamını ön plana alarak, mental bir özgürlük veya özgürlüğe giden adımın ilk basamağı olarak ifade ediyordu. Outkast’ın 3. stüdyo albümü Aquemini gelecek güzel günlere olan inancı taşıyordu ve bir bakıma sosyalist ütopyadan besleniyordu. Albümde bulunan “Liberation” parçası, Afro-Amerikalıların kendi geleceklerini kurmaları için farkındalığı ön plana çıkaran bir “özgürlük” çağrısıydı.

Hip hop araştırmacısı Big Rube, 80’ler ve 90’larda siyasi özgürleşme ve self determination mücadelesinin Afro-Amerikalılalar hakkında yaratılan yanlış algılarla engellenmeye ve baskılanmaya çalışıldığını yazıyordu. Afro-Amerikalıların odak noktası olan mücadele süreci; 2000’lerde kokain bağımlılığı, yasadışı cinsellik gibi suçlamalarla (medyada Afro-Amerikalılara karşı farklı söylemler yaratılarak) “sekteye uğruyordu.” Rube, bu süreçte Afro-Amerikalıların kendilerini ve kimliklerini doğru ifade edebilmelerinin güçleştiğini ve konunun odak noktadan uzaklaştığından bahsediyordu. Rube gibi düşünen başka bir hip hop’çı da Big Boi’ydi. Big Boi da aynı kaygıları taşıyarak sözlerinde Afro-Amerikalılar’ı bu tür yanlış algılalamalara karşın “uyaran” kelimelere yer veriyordu. Bununla birlikte Big Rob self-determination felsefesini/mücadelesini Latin Amerika özgürlük mücadelesi ile özdeşleştiriyordu ve bu mücadelenin nasıl süreçlerden geçerek başarıya ulaştığını demeçlerinde yer veriyordu.

Bu isimlerden ayrı olarak Dead Prez’i ayrıca anmamız gerekir. Diğer hip hop sanatçılarından farklı olarak grup kendini aktivist olarak atfediyordu ve müziği amaçları doğrultusunda bir sanat biçimi olmaktan öte bir platform olarak görüyordu. Grubun öne çıkan radikal albümü “Let’s Get Free” oldukça politik bir albüm olarak hip hop’un ana akıma’a hafiften kaydığı 2000’lerde önemli bir çıkış yakaladı. Grup, uyuşturucu, polis şiddeti, sexism(cinsel ayrımcılık) gibi politik temaların yanı sıra kendinden nefret etmeye varan depresyon ve benliğin yıkım süreçleri gibi insan ve varoluşçuluğa ait temalara da değiniyordu.

Dead prez’in “hip hop” adıyla yayınlanan şarkının klibi çarpıcı sembolleri barındırması nedeniyle önemliydi. Prez, sözler ve kullandıkları simgeler aracılığıyla, Afrika halkını mental olarak güçlü olmaya çağıroyor; fiziksel, duygusal olarak kendilerini baskıdan uzak tutmalarını öğütlüyordu. Klipte siyahi kölelik tarihine ve mücadelesine atıfta bulunurcasına güçlü ögeler vardı. Klipteki çarpıcı sahnelerden biri de siyahi kadın ve erkeklerin ellerinde tuttukları pankartlardı: Kadınlar ve erkekler ellerinde “yemek,” “kıyafet,” “ev,” “Ben Afrikalıyım,” “Savaş istemiyoruz” yazılı pankartları taşıyordu ve Afrika kıtasının koca bir haritası pankartların yanında yer alıyordu. Klip, kolektif hareket etmenin ve birlik olmanın ne demek olduğunu sözlerde anlatıp, bu birlik “kalabalık”larla gösteriliyordu.

Public Enemy, Mos Def, Talib Kweli, Dungeon Family ve Dead Prez, sosyal ve politik bilinci olan ve bu bilinci yaymak isteyen azınlık hip hop’çulardandı ve klipleri o dönem medyada kendine pek yer bulamadı. Ne var ki konu sivil hak mücadelesi olduğu zaman adları çoğu isimden ve olaydan daha çok öne çıktı. Bu isimler, bu alanın yapı taşlarını oluşturdu ve bu yazıda değindiğimiz “kendi geleceğini tayin etme” hakkını kullanmak için uğraşan siyahi komünitenin öncüleri olarak bilindi.

Gelecek hafta Hip Hop 101 yazı dizimizin üçüncü kısmında  hip hop ve sivil hak mücadelesinin ortak noktada buluştuğu 4 temanın bir diğerinden bahsediyor olacağız.

Hip Hop 101 Yazı Dizisi – Hip Hop ve Sivil Hak Mücadelesi yazısına buradan ulaşabilirsiniz.